Trekking Yaparken Kendini Keşfetmek ve Meditasyon

 

Bundan 11 sene öncesine kadar bir gün sıkı bir trekking’ci olacağımı hiç hayal etmemiştim doğrusu. Hayatımızı paylaştığımız kişilerin yaşam tarzımızda ne kadar büyük etkileri olduğunu farkında değilseniz bir oturup düşünün derim. Aile fertleri, sosyal hayattan arkadaşlar, okul arkadaşlıkları ve özellikle eş, sevgili, partner, yol yoldaşı veya adına ne demek istiyorsan gündelik yaşamında iş dışında kalan zaman dilimlerinde ve tatillerinde en fazla zaman geçirdiğin o kişinin yemek, içmek, hareket alışkanlıkları, genel ruh hali, hayat algısı ve gündelik rutinleri bizi direk olarak olumlu veya olumsuz olarak etkiliyor.

İşte bende bu bilgiyi deneyimlerimden çok net olarak bildiğimden, bu yaşamdaki yol yoldaşımı seçerken sahip olmasını istediğim nitelikleri uzun uzun düşünüp, net bir şekilde kağıda dökmüştüm zamanında. Ve bunların içinde Sigara İçmesin ve Hareketi ve Doğayı Sevsin gibi en temel özellikler de vardı. Çünkü biliyordum; eğer sigara içerse, bırakmış olduğum sigaraya başlama ihtimalim istatistiksel olarak yükselecek veya pazar günleri doğada zaman geçirmek yerine evde oturup futbol maçı izlemeyi tercih edecek bir partner seçiminde, benimde fazladan börek ve kek tüketme ihtimalim yükselecekti. Ve ben hayatımı bu şekilde geçirmek istemediğimden emindim. Ama inanın bana Likya Yolunu  yürütecek bir eşim olacağını da hiç düşünmemiştim. Çünkü bu benim için bile ütopik bir plandı.

 

Tabiatla yakınlaşmam şöyle başladı. Eşimle çıkmaya başladığımız ilk hafta çok sıcak bir İstanbul yazıydı ve birlikte Şile’ye denize girmeye gitmiştik. Normal plaj yerine yol kenarındaki kayalıklardan denize girmeyi önermiş, bende o kayalıkların tam olarak ne olduğunu daha idrak edemeden arabayı park edip, aşağı denize doğru kayalıklardan yürümeye başlamıştık. Yürüdükçe hayretler içerisinde kalıyor, denize girmek için benden bunca kayalığın üstünden atlamamı herhalde beklemiyor diye düşünmeye başlamıştım. O ise zıplaya zıplaya yürümeye devam ediyordu. Bence bu kayalıklar son derece tehlikeliydi, bileğimi burkabilirdim; ben spor salonları gibi son derece düz zeminlerde dahi bileğimi sık sık burkan birisiydim, benden böyle bir yerde yürüyerek denize ulaşmamı nasıl beklerdi... Bu düşünce ve duygular arasında yavaş yavaş sinirlenmeye başlamış ama genede ilk buluşmalar heyecanı ile sesimi çıkarmamıştım. Neyse sonuçta bana epey yardım etti ve son derece bakir bir denize girme noktasına vardık ve orada çok iyi vakit geçirdik. İlk defa o zaman doğada insanın kendisini biraz zorlamasının kötü birşey olmadığını anlamıştım. Çünkü o güne değin hareket benim için ya denizde yüzmekten ya da spor salonlarında koşu bandı üstünde yürümekten veya aletlerle hafif fitness çalışmakdan veya aerobik ve step derslerine girmekten ibaretti.

Sonra yavaş yavaş haftasonları Belgrad ormanlarında yürüyüşlere başladık, zamanla özel tartan zeminler ile düzenlenmiş olan orman yolları sıkıcı gelmeye başladı ve Kemerburgaz civarındaki baraj ve civarlarındaki daha bakir olan yürüyüş rotalarını keşfetmeye başladık. Doğada yürüdükçe rahatlıyor, tam anlamıyla bunun aynı zamanda mükemmel bir terapi olduğunu farketmeye başlamıştım. Zaten daha ilerleyen yıllarda özellikle Japonya’da Forest Bathing yani Orman Banyosu denilen etkinliklerin güçlü bir zihinsel terapi metodu olarak uygulandığını öğrendim. Bunu başka bir yazımda detaylı olarak anlatacağım. Ve zamanla ülkemizdeki ünlü yürüyüş rotalarını araştırmaya başladık. Bu doğa yürüyüşleri heyecan verici olmaya başlamıştı ve her haftasonu bir hedefimiz vardı. Kaç bin adım atıldığının saymanın ötesinde yürürken nasıl manzaralar görmek istediğimizi düşünüp, ona göre rotalar seçmeye başlamıştık.

İşte o zaman dünyanın en güzel trekking rotalarından biri olarak gösterilen Fethiye Ölüdeniz üzerinden başlayıp, Antalya’ya kadar 500 küsür kilometre boyunca devam eden ünlü Likya Yolu’nu öğrendik. İnternetten resimlerine baktığımızda Likya Yolu’nun genelde deniz kenarı boyunca uzanan ormanların içinden devam ettiğini ve manzaralarının eşsiz güzellikte olduğunu gördüğümüzde çok heyecanlanmıştık. Bu ne güzellikti böyle! Hemde İstanbul’dan 1 saat uçuş uzaklığında ve yürürken durup dünyanın en güzel denizlerinden biri olan Akdeniz’in boncuk mavisi bakir koylarında yüzme imkanı da vardı. Muhteşem bir deneyim olmalıydı. Bu rotada tek kafamıza takılan nokta resimlerde gördüğümüz trekking’cilerin hemen hepsinin sırtlarında büyük bir sırt çantası içerisinde tüm ihtiyaçlarını taşıyor olmasıydı. Ben hem yürüyüp, hem sırtımda bir yük taşıyıp, kan ter içinde kaldıktan sonra orman içinde banyosuz bir ortamda ilkel şartlarda dinlenmek ve kendi yemeğimi pişirmek ve hele de çadırda yatmak falan kesinlikle istemiyordum. İşte o zaman bu etkinlik benim için eğlenceden çok eziyete dönerdi. İtiraf etmeliyim ki konforuma ve hijyenime son derece düşkündüm. Ayrıca öyle 500 kilometre falan da yürümeye hiç niyetimiz yoktu. İşten izin alıp cuma sabahtan gidip, pazartesi sabah erkenden direk işe dönecek şekilde toplam 3 gece ve 3 günlük bir program bizi gayet tatmin ederdi. Ama önce Likya Yolunun hangi bölgesinde yürüyüş yapmaya karar vermek ve kalacak bir de otel bulmak gerekiyordu. Genel beklentilerimizi karşılayacak oteller bulma konusunda tam bir uzmandım. Özellikle büyük ve bol havuzlu otellerden olabildiğince uzak durmayı tercih ediyor ve tatillerimizde az odalı, butik ve sessiz ortamları tercih ediyorduk. O yıllarda da Küçük Oteller kitap dizisi yeni yayınlanmaya başlamıştı ve bu sayede ülke çapında bu şirin aile işletmelerini detaylı bir şekilde keşfetme fırsatı doğmuştu.

Dediğim gibi önce bölgeye karar verdik ve Likya Yolu’nun başlangıcı olan Fethiye’de karar kıldık. Çok özenli otel elemelerim neticesinde Fethiye Faralya’de bulunan Mandarin&Mango Boutique Otelde rezervasyon yaptırdık. Rezervasyon esnasında verilen bilgi de ayrıca çok hoşumuza gitmişti. Otelin sahibi olan Ghislain Charles Sireilles Londra’da yaşayan İzmir’li bir levanten idi ve yılda iki defa olmak üzere sonbahar ve ilkbahar aylarında otelde konaklayan misafirler için 2-3 haftalık yürüyüş etkinlikleri organize ederek, bunlara gönüllü rehberlik yapıyordu. Bu çok hoşumuza gitmişti! Zaten hiç bilmediğimiz bu yollarda rehbersiz yürüyüp kaybolmak istemiyor ve rehberlik hizmeti almamız gerektiğini düşünüyorduk. Ama buna şimdi hiç gerek kalmamıştı ve otelde konaklayan ve bizim gibi bölgeye yürümek için gelen diğer misafirler ile birlikte Ghislain’nin rehberliğinde yürüyecektik.

Dalaman havalimanından çıkıp, Fethiye ve üzerindeki Faralya’ya arabayla çıkmaya başladığımızda geldiğimiz bir nokta beni çok ürkütmüştü. Sonradan Kelebekler Vadisi olduğunu öğrendiğim bu muhteşem koyun üzerinde uçurum yüksekliğinde devam eden araba yolu boyunca aşağıya bakmak özellikle benim gibi yükseklik korkunuz varsa gerçekten son derece ürkütücü oluyor. Otele vardığımızda geleneksel Kastamonu oymacılığı ile yapılmış görkemli bir ahşap kapıdan içeri girdik. Zaten daha arabadan inerken Mandarin&Mango otelin işletmecisi Ayşegül Hanım bizi kapıda harika güleryüzü ve tüm zerafeti ile karşıladı. Otel bahçesi girişinde ilk olarak rengarenk çiçekler, özenli bahçe mobilyaları ve tüm aksesuarların son derece seçici bir gusto ile düzenlenmiş olduğu hemen gözümüze çarptı. Bahçe içerisinde bulunan büyük bir taş konak tasarımındaki otel binasına girince ise ne kadar doğru bir seçim yaptığımızla ilgili kendimizi kutladık. Burası bir ev atmosferinde planlanarak dekore edilmiş, son derece rahatlatıcı, açık mutfağın tüm yemek salonu ve şömineli oturma gruplarına baktığı, mobilyalarda kastamonu ahşap oymacılık sanatının geleneksel dantel örnekler ile en mükemmel şekilde birleştirilerek dekore edildiği çok kibar ve bir o kadar da rahatlatıcı, zarif ve kucaklayıcı bir atmosfere sahipti. İçinde şöminesi ve pencere kenarlarında manzaraya hakim jakuzzi’leri olan odalar ise çok rahat döşenmiş, yaklaşık 70-80 m2 civarında sıradışı büyüklüğe sahipti.

O gün öğledensonra otel civarında yarım günlük bir ısınma yürüyüşü yaptık ve doğanın bakirliğine ve manzaralara hayran kaldik. Ertesi gün oteldeki diğer misafirlerle birlikte 5-6 saatlik bir yürüyüşe çıktık. Bu yürüyüşte gerçekten de çok yorulmuştum; İstanbul civarında ormanlık alanlarda yaptığımız düz yollardakine hiç benzemiyordu. Eğimin sürekli değiştiği, kah deniz kenarında, kah kayalıklarda, kah tepelere tırmanılan ve dik bir eğimle aşağı doğru uzanan rota boyunca epeyce zorlanmış, ara ara söylenmiş, hatta bayır yukarı çıkışı olan bölümlerde epey kızdığım olmuştu. Bayır yukarı çıkmayı oldum olası sevmemişimdir. Zorlandığım için stres hormonlarım çok pompalanmaya başladığında değişen bio-kimyam ile bir anda duygu durumumda inme ve çıkmalar yaşamıştım. Fakat akşamüzeri otele döndüğümüzde hissettiğim duygular ve tüm gün boyunca gördüklerim beni gerçekten motive etmişti. Hayatımda ilk defa kendimi doğada bu derece zorlayarak bedenimin sınırlarını keşfe çıkmıştım ve bu aslında çok tatmin edici bir duyguydu. Ve tabii ki bu arada gruba rehberlik yapan sevgili Ghislain’in ne kadar ayrıcalıklı bir rehber olduğunu farketmiştim. Londra’da bir turizm şirketinin sahibi olan Ghislain, 5 lisanı anadili gibi konuşuyor ve  yılın belli aylarını buradaki tesisinde geçiriyor ve çocukluğundan beri yürüyüşü çok sevdiği için otele böyle bir özellik katarak, yürüyüş turları düzenliyordu.

Benim için tatil demek güzel, lezzetli ve sağlıklı yemekler yemek demektir aynı zamanda. Eğer tatile gittiğimde yemekleri beğenmezsem çok mutsuz olurum.Ve Mandarin&Mango Boutique otele bizi bağımlı kılan en önemli özelliklerinden bir diğeri ise özellikle akşam yemeklerinin çeşitliliği ve lezzeti oldu. Otelin işletmecisi Ayşegül Hanımın mutfakta yetiştirdiği Bilge Hanım yıllar içinde harika bir şef olmuş ve akdeniz mutfağı temelli menülerini müthiş bir şekilde harmonize etmekteydi. Ayrıca Ayşegül Hanım ve kızkardeşi Yasemin Hanımın yüksek gusto ve el becerileri neticesinde oluşan zarif sofralar, tabaklardaki menü sunumlarının bahçedeki kır çiçekleri ile süslenmesi gibi detaylar karşısında oldukça şaşırmış ve büyük bir keyif almıştık.

Ve sonuç olarak bu Likya Yolu trekking tatilleri bizim her yıl ilkbahar ve sonbahar aylarında yaptığımız vazgeçilmez rutin tatillerimize dönüştü. Geçen 12 yıl içerisinde her sene bu zaman zaman zorlu olan parkurlarda çok daha rahat yürümeye başladığımı deneyimlemek beni çok sevindiriyor. Her gittiğimizde yeni parkurlar deniyoruz. Ama bazı rotalar var ki, her seferinde yürümekten asla sıkılmadığımız, her yürüyüşte manzaralarına hayran kaldıklarımız... Mesela otelin bulunduğu Faralya’dan orman içinden Kabak koyunun sırtlarına yürüyüş ve oradan kıyıya inenerek, deniz boyunca uzanan patikadan geri  dönüş. Bu parkuru yürümektan asla bıkmıyoruz ve her seferinde çok heyecanlanıyoruz.

Bunlar dışında Mandarin & Mango Boutique Hotels’ den simdiye kadar yapmis oldugumuz yürüyüşleri aşağıda sıralıyorum;

1- Faralya otelden, Kizilcakaya (orta mahaleden) Kelebek Vadisi üstü- Likya yolundan Faralya, Hisar mahallesinden Kabak Koyu ve kıyı patikadan Aktaş  Likya yolu 2inci kisim : Toplam 14km, maksimum çıkılan yükseklik 450m
2- Faralya otelden, Kizilcakaya (orta mahaleden) Kelebek Vadisi üstü, Kelebekler Vadisine iniş - Kelebekler Vadisi Plajı – Faralya’ya çıkış : Toplam 9 km.

3- Ovacik Likya yolundan Kozağaç – Kirme ve Faralya Likya yolu 1. Kısım: Toplam 18km, maksimum çıkılan yükseklik 970m
4- Faralya otelden, Belen- Kabak- Hisar-Faralya: Toplam 15km, maksimum çıkılan yükseklik 350m
5- Kayaköy- Afkule – Muar – Kayaköy: Toplam 12km,  maksimum çıkılan yükseklik 500m
6- Kayakoy – Ölüdeniz lagoon : Toplam 11km
7- Kayaköy – Soğuksu Koyu – Tekne’ye biniş -  Gemiler Plaji, Saint Nicholas Adasi, Aktaş Plajında tekneden iniş ve Kizilcakaya’dan otele yürüyüş: Toplam 10km
8- Alınca – Kabak - Faralya Likya yolu 3. Kısım: Toplam 15km, maksimum çıkılan yükseklik 1100m
9- Üzümlü - Cadianda Harabeleri: Toplam 11km, maksimum çıkılan yükseklik 950m

Bu parkurların toplam uzunluğu sizi yanıltmasın, bazı 9-10 km.ler düz yoldaki 25 km’ye eşdeğer eforu sarfettirecek kadar zorlu olabiliyor...

İnsanın kendini, bedeninin sınırlarını keşfetmesi müthiş bir duygu...Meditasyon ile zihninizin sınırlarını keşfederken, fiziksel hareketler ile de bedeninizle tatmin edici ve sağlık ve denge sağlayıcı bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Herkese kalbi zorlamayacak şekilde, içinde esneme ve omurga sağlığına yönelik hareketlerin de olduğu, doğa içinde fiziksel aktiviteleri hararetle öneririm.

 

Unutmayın ki, tabiat içerisinde hareket etmek, zaman geçirmek sağlıklı ve iyi yaş almanın, bütünsel sağlık ve zindelik halinin temellerindendir. Başka bir yazımda sizinle beni en çok zorlayıp, korkutan Kelebekler Vadisine iniş maceramızı paylaşacağım.

İyi Ol, Mutlu Ol!

                                        Ebru Şinik'e ait bu yazı Pozitif Degisi Temmuz 2017 sayısında yayınlanmıştır.